Ağır günlerin adamı
Köln minimal house camiasının duayeni Falko Brocksieper, uzun bir süredir Berlin’de hayatını sürdürüyor ve plak şirketi Sub Static’e de artık buradan yön veriyor.
Köln’ün kendi halindeki label’larından biri olan Sub Static aslında M.I.A. ve Falko Brocksieper’in kendi prodüksiyonlarını yayınlamak için kurdukları naif bir etiket iken, zamanla yakın arkadaşlarının da uğrak yeri oldu. René Breitbarth, John Spring ve Pan/Tone gibi dostların yanısıra, Shonky, Repair ve Emerson gibi yetenekli isimler label’ın giderek büyümesini sağladılar.

Şu günlerde Sub Static ailesi yani M.I.A. ve asıl adam Falko Brocksieper Berlin’de hayatlarına devam ediyorlar. Brocksieper, Kreuzberg’te bizimle aynı futbol coşkusunu yaşıyor, Türk dostlarıyla maçları seyrediyor. Tabii son maçtan mutlu ayrılan o olsa da, arkadaşlarıyla arasından su sızmıyor. Yaklaşık bir ay önce yayınladığı ‘Heavy Day’ isimli uzunçaları, plak fetişi ve müzikal geçmişi hakkında Brocksieper ile eğlenceli ve öğretici bir röportaj yaptık.

‘Heavy Day’ ile başlayalım. Albümü bitirmek ne kadar zamanını aldı ve nasıl bir süreç yaşadın?
Her şeyi bitirmek yaklaşık olarak 10 ayımı aldı. Ama her gün çalışmadım. Kendimi strese sokmak istemedim. Benim yaklaşımım kendimi olabildiğince özgür bırakarak rahat rahat iş yapmaktı. Ne kadar uzaklara gideceğime ya da bu süreçte ne kadar zaman kaybedeceğime dair bir kurgu veya tahmin yapmadım. Sadece son iki ay, albümün çizgisi belli olmaya ve son hali şekillenmeye başladığında biraz daha fokuslanıp albüme konsantre oldum ve kendime bir “deadline” belirledim. Zaten eğer böyle yapmazsan, hiçbir zaman başladığın işleri bitiremezsin.

‘Heavy Day’in anlamı ya da vermek istediği mesaj nedir?
Müzik prodüksiyonu sürecindeki yoğun çalışma, ses ayrıntılarındaki yolculuk ve gerçekten özgün bir iş ortaya çıkarmak için harcanan zaman düşünülünce güzel bir isim ve uygun bir başlık gibi geliyor bana. Benim müzik konusundaki motivasyonumu ve tutkumu ifade ediyor. Tabii ki her şeyi çok da ciddiye almamak ya da abartmamak gerekiyor. Ama kısaca bu bir anti-ifade, etraftaki onca “commercial” iş, küçük scene’imizdeki kült, hayalet prodüktörler ve gereğinden fazla değer verilen süslü işler düşünüldüğünde insanlara, “Çok çalış yoksa gerçekten müziğin ihtiyacı olan şeyi başaramazsın” gibi bir mesaj vermek istedim.

Albüm haricinde ekstra EP’ler ve Remix’ler de gelecek mi?
Albümün yayınlanmasından hemen önce bir Remix EP’si yayınlandı. Jay Haze ve Mike Monday güzel işler çıkardılar. Başka remix’ler olacak mı, bu konuda henüz kararımızı vermedik. Cevabı zaman verecek.

Çalışma şeklinde ve stüdyonda analog ve dijital ekipmanların dengesini nasıl kuruyorsun?
Eskiden sadece analog ekipmanlarım vardı. Bilgisayarı sadece MIDI notlarını synth’lere ve sampler’lara göndermek için kullanıyordum. Sonuçta parçanın final hali bir DAT’a kaydedilmiş oluyordu. Şimdi geçmişe dönüp baktığımda bunu yapıyor olmama inanamıyorum! Hala birkaç analog synth’im var ve hepsi daha çok vintage aletler, bu yüzden kesinlikle sound’umda etkileri olduğunu düşünüyorum, ama asıl olarak hepsini audio parçaları olarak kaydediyorum ve böylece son işlemlerin hepsi bilgisayarda yapılmış oluyor.

Şu günlerde fazlsıyla popüler olan nudisco ve deep furyası hakkında ne düşünüyorsun?
İnsanların her zaman değişikliğe ihtiyacı vardır ve bu tür modalar da her zaman bu çemberi tamamlar. Şu günlerde herkes aşırı dozda minimal techno almış ve sıkılmış gibi görünüyor. Kendini çok aptal şekillerde tekrar eden bir scene’i hayret ve üzüntüyle izliyorum. Deep ve nudisco bu açıdan insanlar için bir çıkış kapısı ve çok daha doğru bir anlatım şekli bence. Genç prodüktörler bu tür müzikler icra ederek ne kadar iyi olduklarını ve ne kadar iyi parçalar çıkarabildiklerini görme fırsatı bulacaklar. Bence bu yüzden ilerleyen dönemde daha az yeni plak göreceğiz. Çünkü üretkenliğin çok daha yoğun çaba gerektirdiği janrlardan bahsediyoruz. Etrafta bir kaç tıkla işi çözebileceğine inanmış onca yeni yetme genç var. İşin aslı o kadar da basit değil. Deep maalesef yazılımların yaratabileceği bir duygu değil. Bu içinizde olmalı.

Sub Static ailesi bir süredir Berlin’de yaşıyor. Sence bu değişim ve taşınma label’ın perspektifinde herhangi bir değişime yol açtı mı?
Kesinlikle bir değişim var. Sanırım şu anda label’ın sound’u şehirde olup bitenleri veya en sıcak durumları irdeliyor. Köln’deyken hiçbir zaman böyle bir durum göze çarpmıyordu. Aslına bakarsan bizi oluşturan ve bir şeyler yaratmamıza sebep olan şeyler aldığımız ilhamlar ve etkiler. Bu anlamda Berlin’de etkilenecek ve ilham alacak tonla yeni şey var, özellikle de şu günlerde.

Aynı şehirde onca insanın yaşıyor olması sence ilerleyen dönemde yaratıcılık anlamında bir kısır döngü ya da tıkanmaya yol açacak mı?
Bence böyle bir tehlike yok, ama bazıları şimdiden bu kırılma noktasının dışında işlerine devam etmeyi tercih etmeye başladılar bile. Bu tamamıyla kişisel bir tercih. Bana sorarsan etrafında olup biten her şeyden etkilenmek ya da hepsini özümsemek zorunda değilsin. Etrafındaki onca şey, tanıştığın onca insan, senin daha çok şey yapmana yardımcı olmak zorunda değil. Kafa karıştırıcı bir noktaya gelene kadar sorun yok. Hatta bu durumun bir iyi tarafı da, aslında ne yapmak istemediğine dair çok kesin fikirler elde edebilmen. Ben etrafımda onca insan ve güzel müzikler olmasından ve her gün yeni şeyler keşfetmekten açıkçası çok memnunum.

M.I.A. ile nasıl buluştuğunuzdan ve bir label kurmaya nasıl karar verdiğinizden biraz bahseder misin?
M.I.A. ile 1999 yılında Köln’de tanıştık. Başlangıçta ikimiz de lokal partiler ve geceler düzenleyen, evindeki stüdyolarda kendi halinde takılan ayrı iki karakter iken, zaman içinde çok benzer müzikal tatlara ve isteklere sahip olduğumuzu fark ederek beraber bir şeyler yapmaya karar verdik. Yapmak istediğimiz, en sevdiğimiz şey olan minimal house ve scene’inin gelişimine katkı sağlamaktı. Sonuçta 2000 yılında Sub Static’e hayat vermeye karar verdiğimizde, lokal dağıtım ağı Kompakt ile işe başlamak hiç de zor olmadı. Biz zaten sadece kendi müziklerimizi ve arkadaşlarımızın dinlenmeyi hak eden işlerini kendimize ait bir label’dan dinleyiciye sunmayı planlamıştık, ve gerçekten bu işin bizim tam zamanlı işimiz haline geleceğini de aklımızın ucundan geçirmemiştik o günlerde.

Sıradaki yeni projeler ve yayınlar neler?
Albümü bitirdikten sonra beni en çok zorlayan şey ilk live setimi kaydetmek oldu. Bu süreç benim için çok ilham verici bir durum yaratmanın yanısıra, birkaç yeni parça taslağı hazırlamamı da sağladı. Kesinlikle bu yıl içinde Sub Static ya da başka bir etiketten yeni Falko Brocksieper plakları göreceksiniz. Sub Static için ise René Breitbarth, Shonky ve Mia’nın yeni EP’lerini yayınlamayı düşünüyoruz. Zaten bizim çok sıkı ve hareketli bir yayın planımız hiç olmadı. Her şey arkadaş çevremizde olup bitiyor ve çoğu zaman yayınlayacağımız plaklar konusundaki kararlar spontane alınıyor.

Karloff sizin M.I.A. ile birlikte başladığınız ikinci label’ınız. Sub Static’ten olan müzikal farklarını ve isminin hikayesini öğrenmek isteriz…
Sub Static’i birkaç yıl sürdürdükten sonra sahip olduğumuz tüm müzikal spektrumu ve fikirlerimizi tam olarak yansıtamadığımızı fark ettik. Ayrıca bu süreçte bize ulaşan demo materyaller arasında bilindik kulüp standartlarının çok dışında ama yine de dinlenmeye ve yayınlamaya değer fevkalade işlerin sayısı çoğaldıkça, yeni bir label’a hayat verme zamanının geldiğine karar verdik. İkinci label daha korkunç, organik, deneysel ve ironik seslerden oluşacaktı. Tüm bu kavramları düşündüğümüzde aklımıza Frankestein’a hayat veren aktör Boris Karloff geliverdi. Bizce mükemmel bir isim oldu. Karloff fonksiyonel dogmalar ve kulüp technosu arasında kalan ama yine de özüne saygıda kusur etmeyen bir oyun alanını betimliyor. Tüm bu kavramların içine bir de satış başarısını eklemek pek mümkün olmayacaktı, bunu başından beri biliyorduk. Başlarda bu bizim için bir problem olmadı ve asıl istediğimiz de buna direnmekti fakat zaman içinde fonksiyonellik dışında kalan müziklerin hayatta kalması giderek güçleşti. Kültürün farklı dalları ve renklerinin yok oluşunu seyretmek gerçekten üzücü. Sadece düz, birbirinin aynısı techno release’leriyle her gün daha fazla haşır neşir olmak. Karloff işte bu yüzden bir süredir eskiye göre biraz daha az aktif gibi görünüyor. Biz ödün vermeden aynı yolda ilerleyebileceğimiz yere kadar gideceğiz.

Güncel favorilerini (plak şirketleri, prodüktörler) sorsam?
Güncel favorilerden bahsetmek gerçekten zor bir iş. Bence artistik tutarlılık en değerli şey. Son dönemde Jay Haze’in işleri benim için fazlasıyla ilham verici oldu. Aynı şekilde her zaman Carl Craig de öyle. Plak şirketi olarak da stil, değer ve onca yıllık devamlılık açısından sana söyleyebileceğim, aklıma gelen ilk isim kesinlikle Perlon.

Sence elektronik müzik nereye gidiyor?
Son birkaç yıldır olup biten şeylerin çoğu dağıtım ve pazarlamayla ilgiliydi. Bu iki kavram müziğin kendisini de doğrudan etkiledi. Dijital müzik alanındaki kısa süredeki büyük gelişme gerçekten şaşırtıcı. Her geçen gün daha çok insan artık eski yöntemlerin ve yolların işe yarayıp yaramadığını sorar hale geldi. Artık neredeyse herkes müzik yapabilir ve büyük portallar, myspace ya da net label’lardan yaptığı işleri görücüye çıkarıp dinletebilir. Bu daha çok özgürlük demek ve belki de bu yüzden iyi bir şey. Fakat Karloff örneğinde olduğu gibi bu özgürlük alanı ironik bir şekilde aynı zamanda müziğin aynılaşmasına sebep oldu. Sonuçta başarıya giden en kısa ve geçerli yol buymuş gibi algılanır oldu. En gözde prodüktörleri taklit etmek şimdilik yeterli gibi. Bu bana çok büyük bir balon gibi geliyor bazen. Eğer kültürümüzün ve müziğimizin bir gün MTV kadar çiğ ve aptal görünmesini istemiyorsak, yapmamız gereken en önemli şey, kaliteli müziği filtrelemenin bir yolunu bulabilmek.

5-6 yıl öncesine göre sence Falko Brocksieper sound’u nasıl değişti?
Pek çok prodüktör gibi ben de eski parçalarımın çok daha basit olduklarını düşünüyorum. Bu temel olarak prodüksiyon prosesi ile ilgili. Bu konuda bildiğin teoriler ve yollarla ilgili. Keşke bir şeyleri basit yapmamı sağlayan ve kendimi aptal hissetmeyeceğim o masumiyetime tekrar sahip olabilsem. Bir şeyi olduğu gibi bırakabilme yetisi, tamamıyla mükemmel olmadığını bile bile…

Vinilin elektronik müzikteki şu anki rolü hakkında ne düşünüyorsun?
Kişisel olarak ben hala %100 plak çalıyorum. Müzik tutkumun büyük bölümünü vinil oluşturuyor. Terrabayt’larca ne olduğunu bile bilmediğim müzik ve setlerimden önce kurmakla uğraşacağım kablolarım olacağına, birkaç kutu sevdiğim plağım olsun yanımda sadece. Ama bu gayet subjektif bir perspektif. Birçok genç insan bunun tam tersini düşünecektir. Ben kasetler ve CD’lerin yok oluşundan çok sonra bile plağın hala varolacağına kesinlikle ikna oldum.

Türkiye ve İstanbul hakkında ne biliyorsun? Burada çalmak ister misin?
Berlin’de Kreuzberg’de yaşıyorum. Bildiğin gibi burası Almanya’nın en büyük ve eski Türk mahallesi. Dolayısıyla Türk kültürü ve yaşamı benim günlük hayatımın bir parçası. Çocukken bir kez ailemle İstanbul’a gelmiştim ama pek fazla bir şey hatırlamıyorum. Daha önce Türkiye’de çalma fırsatım olmadı. Orada çalan arkadaşlarım hep güzel şeylerden bahsediyor, ben de umarım yakın zamanda orada çalacağım ve herşeyi kendi gözlerimle göreceğim.
Christopher Çolak
http://www.basatap.com/frame_content_detail.php?cID=1352&p=0&pages=29&title=A%C3%AF%C2%BF%C2%BD%C3%AF%C2%BF%C2%BDr g%C3%AF%C2%BF%C2%BDnlerin adam%C3%AF%C2%BF%C2%BD&artist=Falko Brocksieper
1234567891011121314151617181920212223242526272829