Techno’yu tamir eden saatçi
Martin Eyerer techno’sunu, gözündeki mercekle izlediği minicik çarkları döndürerek, ancak mikroskopla görülecek vidaları sıkıştıran saat ustalarının titizliğiyle üretiyor.
Bu kadar ince eleyip sık dokuyan ve bu yüzden debut albümünü yıllar sonra yayınlamayı göze alan bir adam var karşımızda. Yeni bitirdiği şarkısına isim koyarken, doğan ilk çocuğuna isim seçerken duyduğu telaşı ve heyecanı yaşayan biri. %100 emin olmadan sadece bir sample üzerinde bile bir ay denemeler yapabilecek biri. Ya da albümünü yayınlamak için doğru beşeri şartlardansa, kendi için doğru zamanı yeğleyen ve bekleyen biri.

Evet, nihayet Martin Eyerer’in debut albümü ‘Word Of Mouth’ karşımızda. Tamamıyla dans pisti düşünülerek tasarlanmış ve Martin Eyerer’in gerçekte yalnızken nasıl bir müzikal yönünün olduğunu dinleyiciye en keskin şekilde gösteren fişek gibi bir techno albümü. Albüm o kadar rafine, o kadar saf ki, içindeki gereksiz ve abartılı tüm elemanlar elenmiş. Sadece hayatta kalacak kadar su, doyacak kadar yemek, üşümeyecek kadar giysi. Minimalizm ile oldukça ilintili albümde her hamle önceden defalarca düşünülmüş. Adeta satranç oyunu gibi. Bir techno albümü için bu kadar çabaya ve uğraşıya değer mi diye soracaksınız. Ama albümü dinledikten sonra bir çok techno plağı da size yavan, çiğ, pişmemiş gelmeye başlayacak. Martin Eyerer sizi daha seçici olmaya ve her şeyi beğenmemeye zorluyor. Çünkü aslında o da tam olarak böyle biri.

DJ setlerindeki üstün tekniğinin yanısıra, teknik anlamda tüm olasılıkları kullanıyor olması da ona ayrıcalık katıyor. Plak da çalıyor, midi controller’la efektlerle de oynuyor, final scratch’inin plaklarıyla da eğleniyor çalarken. En önemlisi önünde dans etmeye hevesli kitlenin aklındaki ritim döngülerini hissedip ortaya her seferinde farklı bir şaheser çıkarıveriyor. Dileriz ilerleyen günlerde Martin Eyerer’i yeni albümünün şerefine harika setiyle bir kez daha dinleriz.

Elektronik müzik yapmaya ne zaman ve nasıl başladın?
1993 yılında herkes gibi bir hikayeyle bu işe başladım sanırım. O yıllarda stüdyo işleten insanlarla tanıştım ve onlarla birlikte techno parçalar yapmaya başladım. Aynı yıl VooDoo Records’dan ilk plağım yayınlandı. Yıllardan beri başka biriyle çalışıyorum. O genellikle ses mühendisliği yapıyordu, bense işin kreatif kısmı ile ilgiliydim. 2000 yılında kendi stüdyomu kurmaya karar verdim. Bu yüzden ben de ses mühendisliği ve prodüktörlük konularında yeteneklerimi daha da geliştirmek için gece gündüz çalışmaya başladım. Fikirlerimi artık kendi başıma gerçekleştirmek istiyordum. Hala eski ortağımla beraber çalışıyoruz, ama techno harici projelerde…

O yıllardaki ilham kaynakların nelerdi?
O yıllardan beri ilham kaynaklarım, dinlediğim plaklar ve kayıtlardan ibaret. Ayrıca sadece elektronik müzikten de bahsetmiyorum. Ben genel olarak her tür müziği dinlerim. Bana en çok ilham veren gruplar, Massive Attack, Portishead ve U2’dur. Yeni yerler görmek, yeni insanlarla tanışmak ve dünyanın değişik kültürlerini keşfetmek de benim için özellikle 90’lı yıllarda çok geliştirici deneyimlerdi. O yıllarda sadece Avrupa’da birkaç şehirde çalmıştım. Sonra tüm dünyayı dolaşmaya başladım ve herşey değişti.

Peki debut albümün neden bu kadar geç kaldı?
Bence bir albüm yayınlamak için zamanlama en önemli şey. Emin olmadığım bir şeyler yaparak medya ve dineyiciden yeterli dikkati görememe riskini göze almaktansa, beklemeyi yeğelerim. Öyle de yaptım. Aslında debut albümümü 3-4 yıl önce rahatlıkla yayınlayabilirdim fakat kendimi bu konuda rahat hissetmedim. Çünkü özellikle stüdyoda kendi tarzımı ve yolumu bulmam gerektiğini düşündüm hep. Ve bulana kadar da albüm yayınlamayacağıma dair kendime söz verdim. Geçtiğimiz 3-4 yıl sürekli bir arayış içindeydim. Sonunda geçtiğimiz yıl stüdyoda neleri nasıl yaptığımı veya nasıl yapmam gerektiğini artık kavradığımı hissettim ve albümü yapmaya başladım. Daha önceden yayınladığım prodüksiyonların neredeyse hepsi ortaklıklar içeriyordu, bu yüzden yalnız bir Martin Eyerer’in nasıl bir tarzı olacağını dinleyicilerime gösterme fikri beni çok heyecanlandırdı.

Albümüne neden ‘Word Of Mouth’ ismini seçtin?
Albümünüzü neredeyse bitirmişsinizdir, ama bir isim bulmak işin en zor kısımlarından biri olabilir. Bende albümü neredeyse bitirmiştim ve Avustralya’da turnedeydim. İlk olarak orada bu kelimeyi duyduğumda çok hoşuma gitmişti ve neden olmasın dedim. Albümün de bu şekilde dilden dile dolaşması fikri çok hoşuma gitti. Umarım öyle de olmuştur.

‘Word Of Mouth’da en sevdiğin parçalar hangileri?
Bu soruya cevap vermek zor, sanırım gerçek bir favorim yok. En başından beri albümüme ‘B-Side’ parçaları almamaya kararlıydım. Albümdeki her parçanın bir EP olarak yayınlanabilecek kadar iyi olması parça seçiminde benim için en önemli çıkış noktasıydı. Bu yüzden gecikmemin sebeplerinden biri de %100 emin olmadan bu işi sonlandırmamam. Yine de seni kırmayayım, albümde en çok ‘Furthermore’, ‘Barber’s Pole’ ve ’Memento’yu seviyorum sanırım.

Albümdeki Türkçe isimli parça, ‘Yakamoz’un hikayesi nedir?
Bu kelime, okuduğum dergilerden birindeki ankette en güzel isimlerden biri seçilmişti ve ben de çok beğenmiştim. Sonra bir Türk arkadaşıma anlamını sordum. Gerçekten söylenişi gibi anlamı da güzeldi ve ilk fırsatta bir şarkımda kullandım. Bence parçaya da çok yakışıyor bu isim.

İstanbul’da daha önce bir kere çaldın. Şehir ve kulüp kültürü hakkındaki izlenimlerin nasıl?
Şehir beni çok şaşırttı. Bir kere bu büyüklükte bir metropol için çok temiz olduğunu düşündüm. Ayrıca size sunacakları, sizin hayal edeceğinizden çok fazla belli ki. Çok az süre kalmama rağmen beklediğimden çok daha fazlasını bulduğumu söyleyebilirim. Avantgarde bir şehir. İnsanları da gördüğüm kadarıyla gayet açık fikirli ve cool. Kulüp kültürü de yine gördüğüm kadarıyla heyecan verici. Şu güne dek gezdiğim şehirler arasında en favorilerimden biri olduğunu söylemek isterim ve umarım bu güzel şehre bir daha gelmem çok uzun sürmez.

Albümün olabildiğine katı ve kuralcı. Tamamıyla dans pisti odaklı. Prodüktörlük yaparken ana firkin hep böyle mi?
Martin Eyerer hakkında konuşuyorsak, evet öyle. Böyle saf bir kulüp albümüyle çıkagelmemin sebebi gayet düz bir mantığın sonucu aslında. Son birkaç yıldır çaldığım şeyleri ve yaptığım iş olan DJ’liği en iyi betimleyecek albüm, bence böyle bir albümdü. Ayrıca bir debut albüm olması açısından da benim için önemliydi. Bence doğru konsept buydu. Öyle de yaptım. Yoksa ben normal hayatta sadece dans müziğine odaklanmış bir prodüktör değilim. Daha önce de bahsettiğim partnerimle pop, downbeat müzikler de yapıyoruz yıllardır.

Birkaç hafta önce yayınlanan Jean Claude Ades & Vincent Thomas hiti ‘Shingaling’e yaptığın remix bence diskografindeki en iyilerden biri. Yeni projelerinden biraz bahseder misin?
Teşekkür ederim. Remix alsında pek çok insanın sevmediği şekilde vokallerle kutuplaşıyor. Bu yıl albümden iki single yayınlayacağım. İçinde Marc Romboy, Patrick Chardronnet, Oliver Klein, Partick Zigon ve Gui Boratto remix’leri olacak. Ayrıca bir tane Boxer’dan, bir tane de Audiomatique’den iki plak yayınlayacağım. Ortak projeleri hesaba katarsak sanırım ilerleyen aylarda Tom Pooks ve sonrasında Robert Babicz’le ortak bir şeyler yapacağız. Yakın arkadaşım Oliver Koletzki de bu yılın sonunda Stuttgat’a gelecek ve bir süre stüdyoya kapanacağız.

Stüydodayken nasıl çalışırsın? Aileni unutacak kadar çok mu mesela?
Evet stüdyoda çok sıkı çalışırım ama asla ailemi ihmal etmeden. Tüm bu yorucu yolculukların ve kulüp hayatının telafisi onlar. Her gün öğleden sonra onlarla vakit geçirmek için stüdyodan eve giderim. Onlar uyuduktan sonra çalışmak için tekrar stüdyoya dönerim. Eğer zaman konusunda sıkı olursan ve programlamanı iyi yaparsan her şeye vakit ayırabilirsin.

Sen ayrıca stüdyonda mastering hizmeti de veriyorsun. Sanırım kendine ayırdığın vakitten çok daha fazlasını bu tür işler alıyordur. Gördüğün kadarıyla güncel elektronik müzik prodüktörlerinin teknik kabiliyetleri yeterli mi?
Evet, ben kendim haricinde birçok label ve insan için mastering de yapıyorum. Birçok insan için vites işlevi görüyorum, bana sürekli sorular soruyorlar. Prodüksiyon teknikleri ve mühendislik üzerine çok konuşuyoruz. Etrafta birçok prodüktör var, özelikle genç yetenekler. Hepsi yeteneklerini ve teknik bilgilerini geliştirmek için can atıyor. Ben hala çok okuyorum ve öğrenebileceğim her şeyi öğrenmeye çalışıyorum. Bazen de arkadaşlarım yardımcı oluyor. Diğer yandan birçok insan sadece bir laptop almakla ve içine Ableton ya da Fuity Loops yükleyip, bu programları iyi kullanmakla bu işin bittiğini sanıyor.
Oysa ki mühendisliğin temellerini, sesin ne olduğunu tam olarak algılamadan işe başlamış oluyorlar. Sonuçta varacağınız noktalar ve elde edeceğiniz sonuçlar çok farklı oluyor doğal olarak. Tüm bu aletleri nasıl kullanacağını, nasıl “ses” çıkaracağını bilen birinin albümünü dinlediğinde ne demek istediğimi anlıyorsun. Örneğin Robert Babicz, Gui Boratto ya da Martin Buttrich’in prodüksiyonlarını daha dikkatli dinlediğinde bahsettiğim farkın ne kadar büyük olduğunu rahatlıkla duyabilirsin.

Stuttgart’ta yaşıyorsun. Oradaki scene nasıl, güzel kulüpler var mı?
Güçlü bir scene’i olmasına rağmen Stuttgart aslında oldukça küçük bir şehir. Şu an şehirde her hafta yabancı line-up’ları olan ve sadece elektronik müzik sunan 6 farklı kulüp var. Benim en sevdiklerim aylık geceler yaptığım ufak kulüp Climax ve her yıl 3 kere muhakkak çaldığım Rocker 33. Almanya’daki ve Almanya dışındaki herkes Berlin’den bahsediyor. Frankfurt, Köln, Münih ve Stuttgart gibi başka sıcak noktalar olduğunu ne yazık ki unutuyorlar.

Peki sen kendini bu hareketten uzakta hissetmiyor musun? Yani Berlin veya Köln’den…
Söylediğim gibi, öyle geceler oluyor ki farklı kulüplerde aynı gecede Carl Craig, Steve Bug ve Josh Wink çalıyor örneğin. Bu açıdan Stuttgart kesinlikle Münih’in ya da Köln’ün gerisinde değil. Ben hemen hemen her haftasonu şehir dışındayım, bu yüzden hangi şehirde olduğum çok da önemli olmuyor. Her yıl en az 6-7 kere Berlin’de çalıyorum ve arkadaşlarımla buluşmak için, hatta beraber prodüksiyon yapmak için bile vaktimiz oluyor.

Bir Alman olarak sana bira mı, şarap mı diye sorsam ne dersin?
İkisi de! Ama doğru zamanda. Belki şarap biraz daha çok. Kırmızı şarabı çok seviyorum en favori şarabım ise İtalyan Brunello. Aslında İstanbul’a son geldiğimde bir şarap almıştım ve çok hoşuma gitti. Gittiğim her yerde yerel şarapları tatmaya çalışıyorum elimden geldiğince.

Son olarak eklemek istediğin birşey var mı?
Size Avrupa kupalarında bol şans diliyorum! Ama sadece ikincilik için! Çünkü birinci biz olacağız! Çok teşekkürler, yakında görüşmek üzere.
Christopher Çolak
http://www.basatap.com/frame_content_detail.php?cID=1339&p=0&pages=29&title=Techno%E2%80%99yu tamir eden saat%C3%AF%C2%BF%C2%BDi&artist=Martin Eyerer
1234567891011121314151617181920212223242526272829